İşsizlik kavramına farklı açılım getirmek istiyorum.
‘ İşsizlik Cumhuriyetimizin sırtında sosyal bir kamburdur. ’
Aslında kimse hazır bir cennet istemiyor.
Meyvelerini toplayabileceği ağaçlar istiyor. Evet sadece bu.
İnsanlarımızı, emeksiz nimete özendiren huzurlarını kaçıran, güven duygularının yerini umutsuzluğa terk eden ve zihinlerinde ‘hiçbir işe yaramıyorum’ düşüncesini besleyen ‘ sosyal dengesizlik ile iş istihdamındaki yetersizlik ve belirsizliktir.
Türkiye’de birçok sorun var. Belki de en önemlisi, birinci derecede kaynağı aile olan eğitim. Her ne kadar hala çocuklarının eğitiminin anne karnında başladığına kanaat getiremeyen ebeveynlerimiz olsa da ki bu blokaj bir körlüktür ve illa kalıtımsal olması gerekmez. Nesilden nesile geçmiş bir avuntu da olabilir tabi. yada sadece basit bir şey, alışkanlık. Eğitim öncelikli sorunumuzdur. Eğitim bir ülkenin doğal kaynaklarının başında gelmelidir bence. Ancak bilinçli yetişmiş insan gücü her türlü sömürünün önüne geçen kanalları oluşturur. Eskiden cehaletle savaşıyorduk şimdi daha kötü bir olasılıkla savaşıyoruz; yanlış programlamalar. Bir kere kişilik bulmacası gibi herkes. Üzerine farklı, farklı kimlikler giyip giyip çıkarıyor. Ve en ilahi savunma mekanizması ön yargı. Ben cehennemin önyargıdan beslendiğine inanıyorum her nedense. Ya da bu konuda çok ikna edici deneyimler yaşadım diyebilirim. Ve bir başka kirlilik de, özel hayatın deşifre edilmesi hem de bağırsaklarına kadar. Şimdi işsizlikle tüm bunların alakası ne diyebilirsiniz. Bir hiçin yerine yeni fikirler ekebilirsiniz, yeşerir, ürün verir. Fakat kirli bir beyni önce damıtacaksınız. Kazıyacaksınız ki mutlaka gölgeleri kalır ve de işleyeceksiniz. Dua edeceksiniz ki hormonsuz mahsul çıksın ortaya. Evet zor ama imkansız değil. Çünkü içerisinde her şeyden önce kara delikler vardır. Ekranlardan hafızalara kusulmuş bir yığın şaşalı safsata, işte bunları temizlemek Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmaktan daha zor. Neden mi? Çünkü insanımın değer yargılarını çöküntüye uğratan, yaşamlarını felç eden bir yığın karma maalesef ki göbek taşına oturmuş tellak gibi bizi suyumuzu çıkarana kadar keseliyor. Yoo tırmalıyor. .
Aslında hayatı parmak uçlarından değil yüreğinden yakalasak içimizdeki seslerin sade anlatımını duyabilsek. Neyse ki bazen nadir de olsa birileri iyi mesajlar verebiliyor. ‘Eğitim şart’ bu nedenle belleklere kazındı. Sadece iki kelime olmasına rağmen vuran ve vurulan ifadeler hangi açıdan bakılırsa bakılsın canımızı acıtıyor.
Türkiye’de bana göre en ivedi konu öz değer kaybı. Önce vatana ve milletine saygıyı kapsayan daha sonra da çekirdek kapsül aileyi. Kapsül diyorum çünkü yaşamak adına ilk keşif ve buluşları deneyimlediğimiz duygu sağanadır aile. Ailede nasıl ateşlenirseniz evrensel anlamda o denli donatılabilirsiniz. Elbette ki sizin bir iç benliğiniz var ya da genetik ve karakter özellikleriniz çevre –birey etkileri ama ışığın yolu yine de aile. Dolayısıyla akrabalık ilişkilerini, arkadaşlık dostluk ve çok önemli olan komşuluk ilişkilerini, ikili diyaloglara bakıştaki vurdumduymazlık ve birbiri ardına gelen bir çok etki. Toplumun özünü oluşturan aslında, gelenek ve görenek ya da örf ve adet olmaktan çok öte yumuşak kanunlar olarak nitelendirdiğim olgulardan uzak bir kayıp şehir gibiyiz ya, ne bulduk ve ne aramalıydık dahası neyi, neleri korumalıydık gelgitleri arasında kendi kıyılarımız ve başka kıyılar birbirine karıştı gitti galiba. Oysa ki biz zaten özgürdük!En çok biz hak etmiştik onu. Özgürlüğü biz iliklerimizdeki kan, can emilene kadar savunarak kazanmıştık. Değer yargılarımız vardı. Ak aktı, siyah siyahtı. hiçbir gri kavram kargaşaya mahal veremezdi. Öyle olmalıydı çünkü. Aile ata demekti. Elbette cehaletin emzirdiği dudaklardan süt akmadığı da olurdu ama bu kadar da değildik.
Aynalara büyüten ve küçülten mercekler konulmalı. Kültür aynalarımızda köklerimize kadar uzanıp sonra da geleceğe sonsuz akabilmeliyiz. Ta ki kaybedilmiş saygı olgusunun yerini kişisel gelişim çerçevesinde önce kendine saygı diye çeviri kitaplarından bize daha önce kültürümüzde olmayan bir şey gibi sunulduğunu anlayıncaya.
Global dünyanın el yordamı ile yaşayan Donkişotları. Aslında, ‘sen Donkişot’sun haydi bakalım koş yel değirmenlerine’ denilen ve toplumun içine salınıverilen sosyal virüsler. İşsizlik, yayıldıkça yayılan, yayıldıkça yayılan. Peki ne yapmalı ki bu virüs yayılmasın en azından kısa dönem soğuk algınlıkları gibi hafifçe atlatılsın ve etkisi altında bulunan insanları da kendi kaderi ile beraber karanlığa sürüklemesin? Dahası bu bir kader midir? Peki sosyal bir kader midir? Biz bunun bir kader olduğunu asla kabul etmeyenlerdeniz. |